Anasayfa
Kamu çalışanları sendikalarının üye sayıları

Kamu çalışanları sendikalarının üye sayıları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 7 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğiyle açıklandı.
Türkiye’de işçi sendikalarının üye sayılarına ilişkin istatistiklere güvenilmez; ancak, kamu çalışanları sendikalarının üye sayılarına ilişkin istatistikler, küçük sapmalar dışında, güvenilirdir. Bu rakamlar, işyerlerinde sendika temsilcilerinin işyeri yöneticileriyle birlikte yaptıkları toplantıda vardıkları anlaşma temelinde belirlenmektedir.

ÜYE SAYILARI GERİLEDİ

Kamu çalışanları sendikalarının üye sayıları ilk kez 7 Temmuz 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Bu tarihte Türkiye Kamu-Sen’in 329.065 üyesi, KESK’in 262.348 üyesi ve Memur-Sen’in de 41.871 üyesi vardı.
KESK, 8 Şubat 1995 tarihinde kurulduğunda, 500.000 üyesi bulunduğunu açıklamıştı. Uyguladığı politikalar nedeniyle 1995 yılından 2002 yılına kadar geçen sürede, üye sayısı 500 binden 262 bine indi. KESK 2002 yılında eğitim ve yerel yönetimler hizmet kollarında en büyük sendikaydı. Eğitim-Sen’in üye sayısı 149 bindi. Eğitim-Sen’in üye sayısı 2002 yılında 149 binden 2010 yılında 110 bine geriledi.
2002 yılında Türkiye Kamu-Sen 11 hizmet kolunun 9’unda çoğunluğa sahipti.
2002 yılından 2010 yılına kadar sendikalı memur ve sözleşmeli personel sayısı 651 binden 1 milyon 23 bine yükseldi. Yaklaşık 375 binlik artışın 350 binlik bölümü Memur-Sen’e gitti. Memur-Sen’e bağlı sendikalar, 2002 yılında 42 bin olan toplam üye sayısını 2010 yılında 392 bine yükseltti.

EN ÇOK ÜYEYE SAHİP MEMUR SENDİKASI: MEMUR-SEN

2010 yılı istatistiklerine göre, en fazla memuru ve sözleşmeli personeli, 392 bin üyeyle, Memur-Sen temsil etmektedir. Türkiye Kamu-Sen’in temsil ettiği kamu çalışanı sayısı 369.600’dür. KESK ise 219.195 kişiyi temsil etmektedir.
2010 yılında KESK yalnızca, toplam 17 bin kamu görevlisinin çalıştığı “kültür ve sanat hizmetleri” hizmet kolunda çoğunluğa sahiptir. Memur-Sen 2010 yılında 5 hizmet kolunda çoğunluğu elde etti. Türkiye Kamu-Sen’in çoğunluğa sahip olduğu hizmet kolu sayısı da 5’e indi.
AKP iktidarı döneminde memurların ve sözleşmeli personelin örgütlenmesinde sağlanan gelişme, Memur-Sen’in üye sayısındaki artışla gerçekleşti.
Peki, Memur-Sen hangi sendikal çalışmayı yaptı, ne tür bir mücadele verdi de, üye sayısını 2002 yılından 2010 yılına kadar 42 binden 392 bine yükseltti; böylece sendika üyesi memur sayısının 651 binden 1 milyon 23 bine yükseltilmesini sağladı.
Bu dönemde memurların ve sözleşmeli personelin gerçek gelirlerinde önemli bir düşme de olmadı, yükselme de.

YÖNLENDİRMELİ ÜYELİK

Memur-Sen, işvereni konumundaki hükümetle hiçbir önemli alanda ciddi bir anlaşmazlık içine düşmedi. Tam tersine, en önemli konularda hükümetin politikalarını destekledi.
Memur-Sen’e bağlı sendikaların üye sayısındaki artış, gerçek bir sendikal örgütlülüğü değil, işveren yönlendirmesi ve hatta baskısıyla gerçekleştirilen üyelikleri yansıtmaktadır.
Kamu çalışanları sendikacılık hareketi bugün ciddi bir zayıflık içindedir. Bir dönem etkili kitlesel eylemleriyle Türkiye’nin gündemini belirleyen kamu çalışanları sendikacılık hareketi, bugün işçi sendikaları gibi etkisizleşmiştir.
25 Kasım 2009,  4 Şubat 2010 ve 26 Mayıs 2010 genel grev girişimleri etkili olmaktan uzaktır. Yunanistan’da ekonomik kriz sürecinde birbiri ardı sıra gerçekleştirilen başarılı eylemler, umarım ülkemizde işçi ve kamu görevlisi sendikaların yöneticilerini biraz düşündürüyordur.
2010 istatistiklerine göre, Birleşik Kamu-İş 21.731 kişiyi, BASK 3628 kişiyi, HAKSEN 3060 kişiyi ve yeni kurulan DESK de 2881 kişiyi temsil etmektedir.

Herhangi bir konfederasyona üye bulunmayan kamu çalışanı sendikalarının toplam üye sayısı ise 11.088’dir.
Türkiye’de kamu çalışanı sendikaları 1990 yılından itibaren kuruldu. Artık aradan geçen 20 yıllık sürenin ve ulaşılan noktanın bir muhasebesinin yapılmasında yarar bulunmaktadır.

Yıldırım KOÇ

 
Emek Dünyası'nda Buluşalım
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Hasan Kütük, konfederasyonumuza bağlı sendikaların yöneticileri ve üyeleri ile 22 Temmuz Perşembe günü saat 21:30'da Ulusal Kanal'da Mehmet AKKAYA'nın sunduğu "Emek Dünyası" adlı programa katılacaklardır.
 
657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNUNDA YAPILMAK İSTENEN DEĞİŞİKLİKLER ÜZERİNE
AKP hükümeti MECLİS gündemine getirmek istediği değişiklikleri değerlendirmeden önce genel olarak personel rejimine bakmak gerekir.
         Yıllardır hükümetler kamu personeli rejimindeki karmaşadan çok sayıda statünün bulunduğundan yakına gelmişlerdir. Ancak yapmak istedikleri ise hep bu karmaşayı artırmıştır.
         Oysa bütün kamu çalışanlarının tek bir yasa altında birleştirilmesinin yolları aranması nedense hep göz ardı edilmiştir.
         657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun eksik yanları bulunmakla birlikte, AKP’nin meclise getirdiği değişiklik önerileri bu eksiklikleri gidermek yerine kamu personel rejimini daha da bozacaktır. Yapılmak istenen değişiklikler, yönetim otoritesini artıran, kamu çalışanlarının yöneticilerce daha da baskı altına alınmasını sağlayacak antidemokratik hükümlerle doludur.
         Devlet memurluğu sisteminde sicil uygulamasının kaldırılması hedeflenmektedir. Sicil sisteminde eksikliklerin olduğu bir gerçektir. Ancak yeni getirilmeye çalışılan sistem ise sicil sisteminden daha ağır koşullar getirmekte, çalışanları tamamen amirlerin inisiyatifine bırakmaktadır.
         Özellikle yeni istihdam edilen uzmanlık kadroları ile neyin hedeflendiği açıkça belli olmamakla birlikte AKP’nin ileriye dönük kadrolaşma isteğinin olduğu görülmektedir.
Bu yeni kadrolarla çalışanlar arasındaki zaten var olan karmaşa iyice artırılmakta, aynı işi yapan fakat farklı ücret alan çalışanlar yaratılmaya çalışılmaktadır.
         Özellikle, kamu alanı dışında çalışılan sürelerin kamuda çalışılan süreye dahil edilmesi konusunda da eşitsizlikler yaratılmaktadır. Müsteşar Yardımcılığına ve Müsteşarlık kadrolarına atanan personelin kamu görevi dışında yaptığı bütün çalışma süreleri kamuda çalışmış gibi kabul edilirken, diğer çalışanlarda kısıtlamalar getirilmiştir.
         Disiplin hükümlerinde yapılan değişiklerde kamu görevlilerinin bazı güvencelerini ortadan kaldırmaktadır.
         Özürlülerle ilgili yapılmak istenen değişiklerde ne günün koşularına ne ülkemizin taraf olduğu uluslar arası anlaşmalara uygun düşmektedir.
         Özürlülerin çalışma saatleri ile ilgili düzenleme getirilirken, kamuda açık bulunan özürlü istihdam açığının nasıl katılacağı, özürlü çalıştırmaktan kaçınan kurumlar hakkında nasıl bir işlem yapılacağı belirsizdir.
 
KÜLTÜR SANAT-İŞ SENDİKASI MERKEZ YÖNETİM KURULU
 
“Kürt sorunu” raporu DİSK tarihine
Türkiye çok kritik bir süreçten geçiyor. Emperyalistlerin hizmetindeki bölücü terör örgütü PKK, 2005 yılında Koma Komelen Kurdistan’ı (KKK) kurdu. Bu yapı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde yeni bir devlet kurma girişimiydi. Saçma sapan bir “demokratik konfederalizm” “kuramı” oluşturulmuştu. Duran Kalkan’a göre, “doğal komünal toplum yaşam özelliklerine göre demokrasi mücadelesi” verilecekti. 2007 yılı Mayıs ayında ise KKK’nın yerini Koma Civaken Kurdistan (KCK, Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi)  aldı. KCK, illegal bir kitle ve toplum örgütlenmesi girişimi olarak ortaya çıktı. İki yıldır KCK operasyonları sürüyor. KCK’nın 42. maddesi ise sendikaları Demokratik Emek Konfederasyonu adı altında denetim altına almayı amaçlıyor. Bilimsel açıdan bakıldığında, son derece ilkel ve düzeysiz bir model söz konusu.
MODELİ HAYATA GEÇİRME GİRİŞİMİ
Bu arada da bazı belediyeler “demokratik özerklik” talebiyle harekete geçti. Bu öneri, KCK’nın önerdiği modelin hayata geçirilmesi girişimidir.
Emperyalistlerin ve ülkemizdeki uzantılarının bölücü girişimleri sürürken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, üç işçi konfederasyonunun genel başkanlarıyla bu konuda bir görüşme yaptı. DİSK’in Cumhurbaşkanı’na sunulan görüşleri (“Kürt Sorunu ve Demokratik Çözümü Konusunda Görüş ve Değerlendirmelerimiz”) DİSK’in tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. DİSK’in internet sitesinde erişilebilen bu kara belgenin bazı çarpıcı özelliklerine değineceğim.
ÜNİTER YAPIDAN SÖZ ETMİYOR
DİSK, “Türkiye’nin toprak bütünlüğü”nü savunmakta; ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısının bütünlüğünden söz etmemektedir. Bu ikisi birbirinden farklıdır. PKK da bugün Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunduğunu söylemektedir. Önemli olan, devletin üniter yapısı konusundaki tavırdır. DİSK, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını savun(a)mamaktadır. Nitekim, “yerinden yönetim ve katılımcı demokrasi uygulamaları geliştirilmeli, kendi hayatına dair konularda, katılımcı demokrasinin de bir gereği olarak, bölge halkının söz sahibi olması sağlanmalı” denilerek, üniter yapıdan uzaklaşılmaktadır. Bu öneri, Türkiye’de iç savaş yaratacak bir süreci savunmak demektir.
DİSK, PKK’ya “silahlı örgüt” demektedir; PKK’nın emperyalistlerin kullandığı bir bölücü terör olduğu görüşünde değildir. DİSK, “silahlı örgüt”ü yola getirmek için genel af önermektedir: “Silahlı örgütün silahsızlandırılması için süreç içerisinde bir genel af çıkarılmalı, af sürecinde, toplumsal hassasiyetler dikkate alınmalı” demektedir.
ANADİLDE EĞİTİM İSTİYOR
DİSK, anadilde eğitimi savunmaktadır: “Eğitim kurumlarında Kürt dilinin kullanılması ve öğrenilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır,” demektedir. Türkiye’de çeşitli etnisiteler vardır. Türk ulusu, bu etnisitelerin tek bir resmi dil, ulusal birlik ve üniter devlet yapısı temelindeki bütünlüğüdür. Kırmanci, Zazaca, Lazca, Gürcüce, Çerkezce, Arapça veya başka bir dili öğrenmek isteyenler öğrenebilir; ancak eğitim kurumlarının dili, hepimizi birleştiren Türkçe’dir. Eğitim-Sen bu konuda tüzüğüne koyduğu hükmü kaldırmıştı. Böyle bir talep, demokrasi istemi değil, bölücülüktür. Demokrasi istemek, emperyalizme karşı çıkıp bağımsızlığı savunmak; toprak ağalarının, aşiret reislerinin ve cemaat-tarikat şeyhlerinin kulluğuna karşı mücadele etmek; ücretli kölelik sistemi olan kapitalizme karşı mücadele etmekle mümkündür. Eğitim kurumlarında Kırmancinin veya Zazacanın kullanılmasını talep etmek ise işçi sınıfını ve ulusu bölecek bir tavırdır.
BÖLÜCÜ POLİTİKAYI DESTEKLİYOR
DİSK, emperyalistlerin Kürt açılımı adı altında gündeme getirdikleri bölücü politikayı şöyle desteklemektedir: “Açılım kararlılıkla yürütülmeli, hangi nedenle olursa olsun geri adım atılmamalıdır.” DİSK, 18 Ağustos 2009 tarihinde İçişleri Bakanı’na sunduğu üç sayfalık yazıda da “açılım”ı desteklediğini ifade etmişti. DİSK gibi geçmişi olan bir işçi örgütünün, sınıf kimliğini tümüyle reddederek etnik ayrımcılığı güçlendiren ve çatışmalara yol açacak bir politikayı benimsemesi ve bunu Cumhurbaşkanı’nın koordinasyonu altında gerçekleştirecek bir süreçle yapılmasını savunması, son derece üzücüdür. DİSK şöyle demektedir: “Çalışmalar, Sayın Cumhurbaşkanı’nın koordinasyonunda iktidar partisi, parlamento içi ve dışı muhalefet partileri, sendikalar, meslek odaları ve sivil toplum kurumlarının katılımı ve mutabakatı temelinde yürütülmelidir.”
DİSK’in 25 Haziran 2010 günü Cumhurbaşkanı’na sunduğu rapor, DİSK’in tarihinde kara bir lekedir.  

Yıldırım KOÇ


 
KESK niçin küçülüyor?
KESK 1995 yılında kurulduğunda bağlı sendikaların toplam üye sayısının 500 bin dolayında olduğu ileri sürülüyordu. KESK’in üye sayısı son 15 yıl içinde sürekli olarak düştü. 2009 yılında üye sayısı 224 bine kadar gerilemişti. Önümüzdeki haftalarda 2010 yılı üye sayıları yayımlandığında, bu sayının son bir yılda nasıl geliştiğini görebileceğiz.
KESK’in bu küçülüşünün göstergelerinden biri, eylemlerinin cılızlaşmasıdır.
KÜRT MİLLİYETÇİLERİNİN SENDİKA İÇİNDE ETKİSİ
657 sayılı Yasada öngörülen değişiklikler KESK’in tüm önder kadrolarının işten atılmalarına olanak verecek biçimdeyken, KESK tarafından 15 Haziran 2010 günü gerçekleştirilen eylem son derece zayıf ve etkisiz oldu.
Bu zayıflamada en önemli nedenlerden biri, KESK yönetiminin Kürt milliyetçilerinin politikalarına teslim olmasıdır.
Bu teslimiyetin göstergelerinden biri, geçen yıl Ekim ayında Habur sınır kapısından giriş yapan PKK militanlarının karşılanmasında KESK Genel Başkanı Sami Evren’in de hazır bulunmasıdır (Cumhuriyet Gazetesi, 21 Ekim 2009).
Diğer bir teslimiyet göstergesi, PKK’nın saldırılarına karşı gerçekleştirilen operasyona karşı BDP öncülüğünde başlatılan canlı kalkan eylemine Lice’de KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek ve KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül’ün de katılmasıdır (Cumhuriyet Gazetesi, 17.5.2010).
Kürt milliyetçilerinin KESK’te artan etkisi, KESK’in politikalarında birçok tutarsızlığa yol açmaktadır.
KESK’İN İTİRAZ GEREKÇESİ
Bu tutarsızlıklardan biri, Türkiye Kamu-Sen’le Emek Platformu içinde işbirliği yapan KESK’in, Kamu-Sen’in Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (ICFTU) üyelik başvurusuna yaptığı itirazda ortaya çıkmaktadır.
KESK’in itirazının tam metni yayımlanmamıştır. Ancak, bu itiraz temelinde Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Sekreteri’nin bu örgütün Yönetim Kurulu’na sunduğu gizli raporda yer alan değerlendirme, dehşet verici niteliktedir.
KESK, 1997 yılı Aralık ayında Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (ICFTU) üye oldu.
Bu örgüte daha sonraki tarihlerde üyelik için başvuran Türkiye Kamu-Sen ve Memur-Sen’in üyelik başvurularına ise itiraz etti.
KESK’in itirazının özeti, ICFTU Genel Sekreterliği tarafından ICFTU Yönetim Kurulu’nun 9-10 Aralık 2005 günleri Hong-Kong’da yapılan toplantısına sunulan gizli raporda yer aldı. Bu rapordaki değerlendirme şöyledir: (1)
“Türkiye, Memur-Sen, Türkiye Kamu-Sen. Bu iki başvuru 1999 yılından beri henüz karara bağlanmamıştı. Bir sekreterya misyonu 15-16 Kasım 2005 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etti ve başvurucularla olduğu kadar ICFTU’nun dört üyesiyle görüşmeler yaptı. Türk-İş ve Hak-İş, her iki başvuru sahibinin de üyeliğini destekledi ve bunun hareketin bütünlüğüne katkıda bulunacağını belirtti. KESK ve DİSK ise, Memur-Sen’in İslamcı bir örgüt olduğu ve Kamu-Sen’in de, devletin bütünlüğü ideolojisini savunduğu ve bunun da azınlıkların haklarını reddettiği gerekçesiyle her iki örgütün de üyeliğine kesin bir biçimde itiraz etti. KESK, itirazlarını açıklama belgeleri ve gazete kesikleriyle temellendirdi. Belgelerin tümü Türkçedir. Çeviri ve analiz için daha fazla zamana gereksinim olduğundan, Yönetim Kurulu’nun bir sonraki toplantısına daha ayrıntılı bilgi sunulacaktır ve bu başvuruların daha etraflı bir biçimde değerlendirilmesi önerilmektedir.”
DEVLETİN BÜTÜNLÜĞÜNÜ SAVUNDUĞU İÇİN…
Dikkat edileceği gibi, yapılan itirazda öne çıkan, sınıf bilinci, sendikal ilkeler, demokrasi mücadelesi ve benzeri etmenler değildir. Türkiye Kamu-Sen’in üyeliğine itirazda gösterilen gerekçe, bir sosyalistin veya bir komünistin itirazı değil, bir ayrılıkçı Kürt milliyetçisinin itirazıdır. Türkiye Kamu-Sen’in üyelik başvurusu, devletin bütünlüğünü savunduğu için veto edilmektedir.
KESK’in tavrındaki tutarsızlık ise, ICFTU üyeliğine yukarıdaki gerekçeyle karşı çıktığı Türkiye Kamu-Sen ve Memur-Sen’le birlikte 14 Temmuz 1999 tarihinden itibaren Emek Platformu içinde yer almasıdır. Emek Platformu’nun bazı belgelerinde Türkiye’nin bütünlüğüne vurgu yapılmıştır ve hiçbir metninde “Kürt” sözcüğü bile yoktur; Türkiye’de Lozan Antlaşması’nda belirtilen dini azınlıklar dışında azınlık olduğu iddiası kabul edilmemiştir. Bu ilkeleri Emek Platformu’nda onaylayan KESK’in, bir başka örgütün ICFTU üyeliğine itirazda yukarıda belirtilen gerekçeyi kullanması, emperyalistlerin “sosyal ortağı” sendikalara, emperyalistlere ve Kürt milliyetçilerine yaranma çabasından başka bir şey değildir.
Dileriz, ICFTU Genel Sekreterliğinin raporunda yer alan değerlendirme gerçekleri yansıtmasın.
Bu konuda görev KESK’e düşmektedir. KESK eğer Türkiye Kamu-Sen’in ICFTU üyeliğine itirazına ilişkin raporunu açıklarsa, ICFTU Genel Sekreterliğinin değerlendirmelerinde bir yanlışlık olup olmadığı da ortaya çıkacaktır.
Eğer ICFTU Genel Sekreterliğinin raporu KESK’in gerçek itiraz gerekçelerini doğru bir biçimde yansıtıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Yıldırım Koç


 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Dayanışma

...

Giriş Formu



En çok ilginizi çeken temel sanat dalı hangisidir?
 

Kimler Sitede

Şu anda 6 konuk çevrimiçi

Emeğin tarihinden notlar

Devlet Tiyatrosu, Devlet Konservatuarı Tatbikat Sahnesi’nin bir aşaması olarak, 1949 yılında, “Devlet Tiyatro ve Operası” adıyla kurulmuştur. Konservatuvar’ın kurulduğu 1936 yılından 1947 yılına kadar, Tiyatro Bölümü’nü Alman Tiyatro Sanatçı ve Yöneticisi Carl EBERT yönetmişti.1940 yılında, “Tiyatro ve Opera Tatbikat Sahnesi” kuruldu.