12 Eylül referandumu ile ilgili basın açıklaması yaptık
BASINA VE KAMUOYUNA
ANAYASA DEĞİŞİKLİK TEKLİFİNE HAYIR DİYORUZ
DEMOKRATİK MEŞRUİYET, TEK PARTİ İRADESİ İLE SAĞLANAMAZ
Anayasa değişikliği paketini oylamak için sandığa gideceğimiz günler çok yaklaştı. Mevcut Anayasa'nın bir olağanüstü dönemin ürünü oluşu gerekçe gösterilerek, demokratik meşruiyeti sağlamak amacı ile değişiklik paketinin hazırlandığı ifade edilmektedir. Bu değişikliklerin bizi 12 Eylül 1980 döneminin karanlığından kurtaracağı iddia edilmektedir. Ancak, Anayasa değişikliği hazırlanırken izlenen yöntem, süreç, teklifinin içeriği belirtilen hedefle bağdaşmamaktadır.
Öncelikle, yurttaşların adil bir biçimde ve özgür iradeleri ile TBMM'de temsilini engelleyen seçim sistemi ve milletvekili adaylarının belirlenmesi ile ilgili çarpık düzenin değiştirilmesi, yasama organının oluşturulması ve sonrasında uzlaşma sağlanarak, demokratik kitle örgütlerinin katkıları da alınarak yeni bir anayasa yapılması gerekir iken bu yapılmamıştır. Bunun yerine, iradelerini, peşin imzalarla kendilerinin seçilmesini sağlayan liderlerine teslim etmiş milletvekillerince; nerelerde ve ne şekilde hazırlandığı konusunda ciddi kaygılar bulunan değişiklik teklifi, sorgulanmaksızın, tüm eleştirilere kulak tıkanarak onaylanmış, sonrasında topluma dayatılarak, toplumda kamplaşma ve ayrışmaya yol açılmıştır.
Bugün sürekli eleştirdiğimiz 12 Eylül 1982 Anayasası da,aynı yöntemlerle hazırlanmış ve yürürlüğe girmişti.12 Eylül 1980 döneminin antidemokratik uygulamaları, bugün de yinelenmektedir. Yapılan değişikliğin 12 Eylül karanlığını ortadan kaldırmayacağı, daha ağır bir baskı dönemine neden olacağı yolundaki eleştiriler, ağır tehditlerle bastırılmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu çabalar boşunadır. Halkımız gerçeği görecektir. 12 Eylül 1982 Anayasası'na “evet” oyu verenlerin bu yasayı değiştirmelerinin olanaksız olduğu yaşadıklarımızla kanıtlanmış bir gerçektir. Değişiklik, halkın sorunlarını çözmek için değil, iktidarların önündeki engelleri aşmak için yapılmaktadır.
Referanduma sunulacak Yasa metninin içeriği ve son zamanlarda gündemde önemli yer tutan bir kitapta anlatılanlar dikkatle analiz edildiğinde, bu Anayasa değişikliği teklifinin, toplumun gittikçe büyüyen ve kangrenleşen sorunlarını çözmekten uzak olduğu, tam tersine örgütlenme özgürlüğü, hak arama özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi en temel insan hakları bakımından 12 Eylül Anayasasından dahi daha geri hükümler taşıdığı, yargıyı ise tamamen siyasi iktidarların yedeğine alma amacıyla düzenlendiği anlaşılmaktadır.
Bu nedenle, kamu oyunda, Anayasa teklifinin toplumun temel ihtiyaçlarından değil, dış güçler ile işbirlikçilerin ve bir cemaatin karşılaştığı güçlüklerin aşılması, ülkenin tüm tersanelerine, ormanlarına, madenlerine, arazilerine, önemli tesislerine ve kurumlarına hakim olunması, başkanlık rejimi ve federatif yapıya geçişin sağlanması arzusundan doğduğu kanısı son derece yaygındır.
Sözkonusu Anayasa değişikliği ile tüketicilerin, emekçilerin, işsizlerin, öğrencilerin, yoksul ve dar gelirli kesimlerin, kırsal kesimde yaşayanların, küçük esnafın, kısaca toplumun büyük bir çoğunluğunun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm getirilmediği gibi, kısmi de olsa var olan kamu yararı anlayışının tamamen ortadan kaldırılması hedeflenerek hak arama yolları engellenmek istenmektedir.
Bugün bazı çevrelerce "yetmez ama evet" kampanyaları yürütülmektedir. Oysa bu teklif ile ağır bir darbe alacağı anlaşılan yargı bağımsızlığı, vatandaşın haklarının korunmasının ve adil yargılanmasının teminatıdır. Tek başına yargının dönüştürülerek yürütme erkinin güdümüne verilmesi, mevcut Anayasa'da yer alan tüm haklar yanında, değişiklik teklifinin olumlu gösterilen düzenlemelerinin de hiçbir anlamı ve güvencesinin olmaması, tüm hakların sadece içi boş birer vaat haline dönüşmesi sonucunu doğuracaktır. Mevcut hakların kullanılması ise; siyasi iktidarların inisiyatifinde, ancak onların izin verdiği ölçüde ve onların izin verdiği kişilerce kullanılabilecektir. Nitekim, bu çalışmanın sadece bir kapı aralamak amaçlı olduğu, asıl değişikliğin daha sonra yapılacağı söylenmektedir. Anayasa Mahkemesi'nce verilen bir karar da dikkate alındığında, bu açıklamaların, aralanan kapının sistemi dönüştürme emellerinin önünde kilit pozisyonunda olan Yargının bu işlevine son verilmesi; kilidin kırılarak kapının aralanması, ardından da, Cumhuriyet dışı sistemlere ve dini esaslı, federatif bölünmüş bir Türkiye'ye geçişi hedeflediği endişemizi arttırmaktadır.
Yaşadığımız bu tarihi süreçte, demokratik kitle örgütleri olarak bizler, üzerimize düşen toplumu bilgilendirme görevimizi yerine getirmek amacıyla bu düşüncelerimizi kamuoyu ile bir kez daha paylaşıyor; demokrasiye ve hukuk devleti ilkesine ağır darbe vuracağına; ayrışmaya, bölünmeye, hak kayıplarına, eşitsizliğe ve adaletsizliğe yol açacağına inandığımız bu teklife “hayır” demenin bir görev olduğunu anımsatıyoruz.
Atatürkçü Düşünce Derneği
Cumhuriyet Okurları (CUMOK)
Bilim Ve Ütopya Kooperatifi
Türkiye Ormancılar Derneği
TOBAV
Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği
Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED)
Cumhuriyet Kadınları Derneği
Tüketici Hakları Derneği (THD)
Türk Hukuk Kurumu
Türkiye Gençlik Birliği (TGB)
Engelliler Konfederasyonu
Birleşik Kamu-İş
Tüm Öğretim Üyeleri Derneği(TÜMÖD)
30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun
30 Ağustos Emperyalizme karşı onur ve bağımsızlık günüdür.
30 Ağustos Ulusal Devletin kurulduğu gündür.
30 Ağustos esaret zincirinin kırıldığı gündür.
30 Ağustos emperyalist devletlerin Türk Milleti önünde diz çöktüğü gündür.
30 Ağustos zafer bayramınızı kutlar HAYIRlı mutlu bir yaşam dileriz.
Kültür Sanat İş Sendikası Yönetim Kurulu
‘Toplu sözleşme ve grev’ sorunları çözecek mi?
Kamu çalışanlarının toplu görüşme süreci 15 Ağustos’ta başladı. 1 milyonu aşkın memurun ve sözleşmeli personelin temsilcisi olan üç konfederasyon bu tartışmanın içinde.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise farklı.
Üç konfederasyon da, farklı gerekçelerle, toplu görüşme yerine toplu sözleşme istiyor. Haklılar. Gerçi Anayasa’nın 90. maddesinde 2004 yılı Mayıs ayında yapılan değişiklik sonrasında Türkiye’nin onaylamış bulunduğu 87 ve 98 sayılı ILO Sözleşmelerinin doğrudan uygulanırlık kazanmış olması nedeniyle zaten toplu sözleşme ve grev hakları var. Kâğıt üzerinde var olan bu haklarının kullanılmasını istemeleri de gayet doğru.
Ancak katılmadığım nokta, toplu görüşme yerine toplu sözleşme olduğunda ve zaten hukuken var olup fiilen kullandıkları grev hakları bir de yasaya eklenince, sorunların çözüleceğini sanmaları.
12 Eylül darbesinden sonra üç yıl süreyle toplu pazarlık yapılamadı ve toplu sözleşme imzalanamadı. Süresi biten toplu iş sözleşmelerini, işçi temsilcilerinin azınlıkta olduğu Yüksek Hakem Kurulu yeniledi. Yenilenen toplu iş sözleşmeleri de yenileyenlere uygundu; 1963-1980 döneminde toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla elde edilen hakların önemli bir bölümü toplu iş sözleşmelerinden çıkarıldı. Türk-İş’in genel başkanı 1979-1982 döneminde İbrahim Denizcier, 1982-1992 döneminde de Şevket Yılmaz’dı. Her ikisi de bugün hayatta değil. Yüksek Hakem Kurulu’ndan hak kayıplarına yol açan toplu iş sözleşmesi yenilemeleri çıktıkça, sivil yönetime ve “özgür toplu pazarlık” düzenine geçmeyi çok isterlerdi. Yüksek Hakem Kurulu yerine “özgür toplu pazarlık” istenirdi. “Özgür” olan neydi?
HERKES GÜCÜ KADAR HAK ALIR
“Özgür toplu pazarlık”ın ne olduğu ANAP döneminde ortaya çıktı.
Türkiye’de kamu sektöründe genel ücret düzeyi genellikle zannedildiği gibi, 12 Eylül darbesi sonrasında düşmedi. Esas düşüş, “özgür toplu pazarlık” dönemindedir. Ücretler 1984-1988 döneminde sürekli olarak geriledi. DPT’nin oldukça güvenilir bir araştırmasına göre, Türkiye’de kamu sektöründeki işçilerin net gerçek ücretleri 1981 yılında yüzde 31,8 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 14,3 oranında azaldı, 1983 yılında da yüzde 1,1 oranında arttı. Türkiye geneli net gerçek işçi ücreti ise 1981 yılında yüzde 17,5 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 19,0 oranında azaldı ve 1983 yılında yüzde 7,0 oranında arttı. “Özgür toplu pazarlık” döneminde ise sürekli düşüş yaşandı. 1981 yılındaki ücret düzeyi 100 kabul edilirse, kamu sektöründeki ücretler 1988 yılında 46’ya düşmüştü.
“Toplu sözleşme” ve “grev” birçok kişi için sihirli sözcüklerdir. Halbuki bu kavramlar ve uygulamalar gerçekte birer araçtan öte bir şey değildir.
Eğer güçlüyseniz, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; gücünüz kadar hak alırsınız.
Eğer zayıfsanız, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; yine ancak gücünüz kadar hak alırsınız.
Güç nedir?
Bugün memurların ve sözleşmeli personelin karşısında AKP var. AKP’nin arkasında da başka güçler söz konusu. AKP, elindeki devlet kaynaklarının giderek daha büyük bir bölümünü sermayedar sınıfa, emperyalist güçlere ve kendi yandaşlarına ayırmaya çalışıyor. Memura niçin daha fazla pay versin?
O memur ki, büyük bir iş güvencesine sahip olmasına karşın yarıya yakını hâlâ bir sendikaya üye olmamış.
O memur ki, AKP iktidara geldikten sonra amir zoruyla Memur-Sen’in üye sayısını 42 binden 392 bine çıkarmış.
O memur ki, AKP’ye karşı iş durdurulması kararı alındığında ancak küçük bir bölümü eylem yapıyor.
O memura toplu sözleşme hakkı verseniz, karşınıza hükümet çıktığında, hükümet karşısında bugünkünden farklı biçimde mücadele edeceğini mi zannediyorsunuz?
Herkes gücü kadar hak alır.
MEMURUN GREV HAKKI VAR
Grev hakkına gelince yine bir yanılsama söz konusu.
25 Kasım 2009 günü genel grev yapan Türkiye Kamu-Sen ve KESK’e ve onlara bağlı sendikalara üye olan kamu çalışanlarına karşı bir dava açıldı mı? Hayır. Halbuki Anayasa’nın 54. maddesi genel grevi yasaklıyor. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda da grevi açıkça yasaklayan hükümler var. Diğer bir deyişle, memurların grev hakkı en geniş biçimiyle zaten var; hem hukuken var, hem fiilen var.
Ayrıca, 1984 yılında ilk grevler Dokgemi-İş Sendikası tarafından Desan ve Yıldırım tersanelerinde yapılmıştı. İki grev de başarısız kalmıştı.
1995 kamu kesimi grevlerini de en yoğun bir biçimde yaşayan kişilerden biriyim.
Türkiye tarihinin en büyük grevleri 1995 yılında yapıldı. 8 Eylül’de Tarım-İş Sendikası greve çıkmıştı. Diğer işyerlerinin grevleri 20 Eylül’den itibaren başladı. 13 Ekim’de Haber-İş Sendikası grev kırıcılığı yaptı. Orman-İş Sendikası, bütün baskılara rağmen, grev kırıcılığı yapmadı. 15 Ekim’de Tansu Çiller’in azınlık hükümetinin güvenoyu almasını önleyen Kızılay mitingi gerçekleştirildi. 25 veya 26 Ekim günü yapılan gizli bir toplantıda grevler sona erdirildi; ardından da sanki Başbakan Tansu Çiller’le görüşülüp bitirilmiş gibi kamuoyuna açıkladı. O toplantıda bulunan üç kişiden biri de bendim. Resmi grev belalı bir iştir. Sendika üyesinin tümünü greve çıkarmak ayrı bir derttir; grevi yenilgisiz bitirmek ayrı bir dert. 1995 grevlerinde bazı sendikalar grevlerinin Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmesini sağlamak için elinden gelen çabayı gösteriyordu. 1995 kamu kesimi grevleri 10 gün daha sürseydi dağılma noktasındaydı. Halbuki şimdi uygulanan grev hakkı ne güzeldir. Bugün grev yaparsın, yarın işe gidersin, üç gün sonra bir başka direniş örgütlersin.
Memur ve sözleşmeli personelin sorunlarını, zaten var olan toplu sözleşme ve grev haklarının bir de yasalarla ifade edilmesi çözmez.
Sorunun çözüm yeri, karşılıklı güç alanıdır. Emir demiri keser. Zor oyunu bozar. Güçlüyseniz hak alırsınız. Güçlü değilseniz, üyenizi mitinge götüremiyorsanız, üyenizi eyleme katamıyorsanız, hükümete karşı gövde gösterisi yapamıyorsanız, referandumda ya “EVET” için uğraşıyorsanız ya da “HAYIR” deme cesareti gösteremeyip Kürt milliyetçilerinin politikasını uyguluyorsanız, kimse size hak filan vermez.
Yıldırım KOÇ
PERŞEMBENİN GELİŞİ ÇARŞAMBADAN BELLİDİR!!!
15 Ağustos 2010’da başlayacak toplu görüşme sürecine ilişkin düşüncelerimizi kamuoyu, kamu emekçileri ve halkımızla paylaşmak istiyoruz.
2001 yılından bugüne kadar hükümet ile yetkili konfederasyonlar arasında her yıl olmak üzere Sekiz Toplu Görüşme yapılmıştır. Dokuzuncu görüşme ise 15 Ağustos 2010 tarihinde başlayacaktır. Bugüne kadar yapılan görüşmelerin hiçbirisinden Kamu Emekçilerini mutlu edebilecek bir sonuç çıkmamıştır. “Perşembeningelişi Çarşambadan bellidir.” atasözümüzden anlaşılacağı üzere; bu yıl yapılacak görüşmelerin sonucunda da bu tablonun değişmeyeceği yönünde ciddi kaygılarımız var. Ne yazık ki bu sekiz yıllık süreçteoyun aynı, sonuç aynı,oyuncular aynı sadece zaman zamanroller değişmiştir.
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu olarak, bu yıl yapılacak görüşmelere katılacak Konfederasyonları kamu emekçilerine yakışır bir tavır almaya ve duruş sergilemeye davet ediyoruz. Kamu Emekçileri lehine bir kazanım elde etmeden masadan kalkmayın diyoruz. Eğer hükümet çözüme yanaşmazsa o masayı birlikte terk ederek bunun hesabını sorma kararlılığınızı ortaya koyunuz.
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu olarak Kamu Emekçileri lehine ortaya koyacağınız her türlü eyleme bütün gücümüzle destek olacağız ve üzerimize düşeni yapacağız. Siz yeter ki kamu emekçilerine yakışan tavrı sergileyiniz ve dik durunuz. Bunu yapacak iradeye ve kararlılığa sahip değilseniz de bu oyunun daha fazla parçası ve figüranı olmayınız.
Saygılarımızla
Hasan KÜTÜK
Genel Başkan
KAMU EMEKÇİLERİ ADINA TALEPLERİMİZ:
1- En düşük kamu emekçisinin maaşı, Temmuz 2010 açlık ve yoksulluk sınırı rakamları toplamının yarısı olan 1732TL’nin üzerinde olmalıdır.
2- Bütün kamu emekçilerine insan onuruna yakışan bir maaş ve ücretlendirme sistemi uygulanmalıdır bu çerçevede tüm kamu emekçilerine 325 TL maaş artışı yapılmalıdır.
3-Gelir vergisi dilimleri yükseltilmeli, vergi oranları düşürülmelidir.
4-Performans uygulamasına son verilerek bütün kamu emekçilerine; biri tatilde olmak üzere yılda iki maaş tutarında ikramiye verilmeli.
5-Kamu emekçilerine yönetime katılma ve demokratik temsiliyet hakkı verilmelidir.
6- Kamu emekçilerine siyaset yapma ve siyasi partilerde çalışma hakkı tanıyan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
7-Key ödemelerini alamayan kamu emekçilerine alacakları yasal faizi ile birlikte en kısa sürede ödenmelidir.
8- Kamu emekçilerinin şehir dışında yüksek öğrenim gören çocuklarına eğitim yardımı yapılmalı ve yurtlardan öncelikli yararlandırılmalıdır.
9- Görevleri nedeni ile terör olaylarından zarar gören ve hayatını kaybeden kamu emekçileri şehit veya gazi olmuş gibi değerlendirilmelidir.
10-Asli ve sürekli kamu hizmeti niteliğinde olan hizmetlerin memurlar tarafından yapılması anayasal bir haktır. Bu nedenle sözleşmeli, geçici personel ve usta öğretici uygulamasına son verilerek bütün kamu emekçilerine kadro verilmelidir.
12- Bütün kamu emekçilerinin çocuklarının ihtiyacını karşılayacak düzeyde ücretsiz kreş açılmalıdır.
13-Kadın çalışanların 20, erkek çalışanların 25 hizmet yılını doldurduğunda yazılı talepleri halinde yaşına bakılmaksızın emekli olması sağlanmalıdır. Emekli ikramiyesi ve emekli aylığı insanca yaşayabileceği bir düzeye getirilmelidir.
14-Grevli Toplu Sözleşmeyi ve iş güvenliğini temel alan çağdaş bir düzenleme yapılmalıdır.
“GREV HAKKI İÇERMEYEN HİÇBİR YASAL DÜZENLEMEYİ KABUL ETMİYORUZ!”
GREVSİZ TOPLU SÖZLEŞME ALDATMACASINA HAYIR!!!
Merkez Yönetim Kurulu
KESK’e Kürt milliyetçileri mi hâkim oldu?
KESK, Türkiye işçi sınıfı tarihine önemli katkılarda bulunmuş; ancak önemli hatalar da yapmış bir örgüttür. Bu hataların kaynağı, sınıf çizgisini terk ederek Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takılmasıdır. Bunun en açık kanıtı, referandum konusunda KESK Genel Başkanı Sami Evren’in yaptığı açıklamalar ve ÖDP’den ayrılan ekibin 3-4 Temmuz günü yaptıkları kurultayda kabul ettikleri bildiridir.
12 Eylül’de AKP’nin 8 yıllık icraatı oylanacaktır. AKP icraatı demek, emperyalizmin talimatları demektir. Türkiye, son sekiz yıllık dönemde de, ABD ve Avrupa Birliği emperyalizminin talimatları doğrultusunda yönetilmiştir. Referandum, emperyalizmin Türkiye üzerinde hâkimiyet kurma çabalarının da oylanması olacaktır.
Kürt milliyetçileri, günümüzde, emperyalizmin talimatlarını uygulayan ikinci ana kesimdir. Günümüzde Kürt milliyetçilerinden ABD emperyalizmine veya Avrupa Birliği emperyalizmine karşı tavır beklenemez. Onların emperyalizm karşıtlığı, ancak emperyalizm onlara yüz çevirdiği, onları kullanmaktan vazgeçtiği zamanla sınırlıdır. Emperyalizmin politikaları değişip yeniden onları kullanmaya başladığında, onlar da hemen emperyalizmden medet uman, emperyalizme bel bağlayan tavırlarını takınırlar.
Sosyalist/komünist kadroların önderliğinde ve büyük özverisiyle kurulan ve geliştirilen KESK de, ne yazık ki, bugün bu çizgide ilerlemektedir.
KESK Genel Başkanı Sami Evren 23 Temmuz 2010 günü referandum konusunda yaptığı açıklamada açıkça “boykot” çağrısı yapmasa da, BDP’nin tavrını benimsedi. Sami Evren şunları söyledi: “Toplumsal sorunları çözmekten uzak AKP zihniyetini teşhir eden ve bunun üzerinden gerçek demokrasiyi savunan argümanlarımızı güçlendireceğiz. Aynı zamanda Ergenekoncu, darbeci, statükocu güçlerin egemenliğini artıracak siyasal zeminlere düşmeden, bu kesimlere tereddütsüz tutum almak dün olduğu gibi bugün de görevimizdir... Ne AKP iktidarı bu ülkenin demokratikleşmesinin önünü açabilir, ne de 80 yıldır statükoyu koruyan güçler. Bu nedenle örgütümüz üçüncü bir cephenin oluşmasını, gerçek demokrasi mücadelesinin ortaya çıkarılmasını kendine ana eksen olarak almıştır.”
Sami Evren, bu açıklamasında, “Hayır” cephesini Ergenekoncu, darbeci ve statükocu güçler” olarak nitelendirmektedir.
Sami Evren’in “demokrasi”den anladığı ise, herhalde Diyarbakır Belediye Başkanı’nın da açıkça ifade ettiği demokratik özerkliktir. Halbuki demokrasi mücadelesi, emperyalizmin köleliğine, aşiret reislerinin, tarikat/cemaat şeyhlerinin ve toprak ağalarının kulluğuna ve sermayenin köleliğine karşı mücadeledir.
KESK’in Kürt milliyetçilerine teslim edilme çabasının bir örneği daha açık bir biçimde Temmuz ayı başlarında ortaya çıktı.
KESK Genel Başkanı Sami Evren ve Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, ÖDP’den Ufuk Uras ekibiyle birlikte ayrıldılar. Bu ekip 1995 yılından beri Devrimci Sendikal Dayanışma Grubu içinde yer alıyordu. Ancak ÖDP’deki ayrışmadan sonra ayrılanlar “Eşitlikçi-Özgürlükçü Devrimci Sendikal Dayanışma” adını kabullenmişlerdi. Bu ekip, 3-4 Temmuz 2010 günü Kamu Emekçileri Kurultayı’nı düzenledi. Bu kurultayda kabul edilen sonuç bildirgesine göre, “Eşitlikçi-Özgürlükçü Devrimci Sendikal Dayanışma” adı terk edildi. Yapılanmanın adı, “DEMOKRATİK EMEK MECLİSİ” oldu.
Bu isim değişikliği bu kadar önemli mi?
Önemli.
2005 yılından beri Kürt milliyetçilerinin alternatif sendikal örgütlenmesinin adı Demokratik Emek Konfederasyonu’dur. Kürt milliyetçilerinin KESK içindeki temsilcilerinden Tayfun İşçi de, 2006 yılı Aralık ayında yayımlanan yazısında KESK’in tasfiye edilerek, onun yerine Demokratik Emek Sendika Komünleri Koordinasyonu’nun (DESK-KOR) kurulmasını önermişti.
KESK Genel Başkanı Sami Evren, referandum konusunda emperyalizmin, AKP’nin ve Kürt milliyetçilerinin politikasını KESK politikası haline getirerek, KESK’e büyük zarar vermektedir. Gündemde olan, KESK’i tasfiye ederek, DESK-KOR türü bir örgütlenmeye dönüştürmektir. KESK’e bağlı sendikaların tabanının bunun farkında olması gerekir. Farkındalığın ilk kanıtı ise, referandumda “Hayır” demek olacaktır. Referandumda çıkacak “hayır”, KESK’i Kürt milliyetçilerinin hâkimiyeti altına sokmaya çalışanlara da en iyi yanıttır.