|
‘Toplu sözleşme ve grev’ sorunları çözecek mi? |
Kamu çalışanlarının toplu görüşme süreci 15 Ağustos’ta başladı. 1 milyonu aşkın memurun ve sözleşmeli personelin temsilcisi olan üç konfederasyon bu tartışmanın içinde.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise farklı.
Üç konfederasyon da, farklı gerekçelerle, toplu görüşme yerine toplu sözleşme istiyor. Haklılar. Gerçi Anayasa’nın 90. maddesinde 2004 yılı Mayıs ayında yapılan değişiklik sonrasında Türkiye’nin onaylamış bulunduğu 87 ve 98 sayılı ILO Sözleşmelerinin doğrudan uygulanırlık kazanmış olması nedeniyle zaten toplu sözleşme ve grev hakları var. Kâğıt üzerinde var olan bu haklarının kullanılmasını istemeleri de gayet doğru.
Ancak katılmadığım nokta, toplu görüşme yerine toplu sözleşme olduğunda ve zaten hukuken var olup fiilen kullandıkları grev hakları bir de yasaya eklenince, sorunların çözüleceğini sanmaları.
12 Eylül darbesinden sonra üç yıl süreyle toplu pazarlık yapılamadı ve toplu sözleşme imzalanamadı. Süresi biten toplu iş sözleşmelerini, işçi temsilcilerinin azınlıkta olduğu Yüksek Hakem Kurulu yeniledi. Yenilenen toplu iş sözleşmeleri de yenileyenlere uygundu; 1963-1980 döneminde toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla elde edilen hakların önemli bir bölümü toplu iş sözleşmelerinden çıkarıldı. Türk-İş’in genel başkanı 1979-1982 döneminde İbrahim Denizcier, 1982-1992 döneminde de Şevket Yılmaz’dı. Her ikisi de bugün hayatta değil. Yüksek Hakem Kurulu’ndan hak kayıplarına yol açan toplu iş sözleşmesi yenilemeleri çıktıkça, sivil yönetime ve “özgür toplu pazarlık” düzenine geçmeyi çok isterlerdi. Yüksek Hakem Kurulu yerine “özgür toplu pazarlık” istenirdi. “Özgür” olan neydi?
HERKES GÜCÜ KADAR HAK ALIR
“Özgür toplu pazarlık”ın ne olduğu ANAP döneminde ortaya çıktı.
Türkiye’de kamu sektöründe genel ücret düzeyi genellikle zannedildiği gibi, 12 Eylül darbesi sonrasında düşmedi. Esas düşüş, “özgür toplu pazarlık” dönemindedir. Ücretler 1984-1988 döneminde sürekli olarak geriledi. DPT’nin oldukça güvenilir bir araştırmasına göre, Türkiye’de kamu sektöründeki işçilerin net gerçek ücretleri 1981 yılında yüzde 31,8 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 14,3 oranında azaldı, 1983 yılında da yüzde 1,1 oranında arttı. Türkiye geneli net gerçek işçi ücreti ise 1981 yılında yüzde 17,5 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 19,0 oranında azaldı ve 1983 yılında yüzde 7,0 oranında arttı. “Özgür toplu pazarlık” döneminde ise sürekli düşüş yaşandı. 1981 yılındaki ücret düzeyi 100 kabul edilirse, kamu sektöründeki ücretler 1988 yılında 46’ya düşmüştü.
“Toplu sözleşme” ve “grev” birçok kişi için sihirli sözcüklerdir. Halbuki bu kavramlar ve uygulamalar gerçekte birer araçtan öte bir şey değildir.
Eğer güçlüyseniz, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; gücünüz kadar hak alırsınız.
Eğer zayıfsanız, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; yine ancak gücünüz kadar hak alırsınız.
Güç nedir?
Bugün memurların ve sözleşmeli personelin karşısında AKP var. AKP’nin arkasında da başka güçler söz konusu. AKP, elindeki devlet kaynaklarının giderek daha büyük bir bölümünü sermayedar sınıfa, emperyalist güçlere ve kendi yandaşlarına ayırmaya çalışıyor. Memura niçin daha fazla pay versin?
O memur ki, büyük bir iş güvencesine sahip olmasına karşın yarıya yakını hâlâ bir sendikaya üye olmamış.
O memur ki, AKP iktidara geldikten sonra amir zoruyla Memur-Sen’in üye sayısını 42 binden 392 bine çıkarmış.
O memur ki, AKP’ye karşı iş durdurulması kararı alındığında ancak küçük bir bölümü eylem yapıyor.
O memura toplu sözleşme hakkı verseniz, karşınıza hükümet çıktığında, hükümet karşısında bugünkünden farklı biçimde mücadele edeceğini mi zannediyorsunuz?
Herkes gücü kadar hak alır.
MEMURUN GREV HAKKI VAR
Grev hakkına gelince yine bir yanılsama söz konusu.
25 Kasım 2009 günü genel grev yapan Türkiye Kamu-Sen ve KESK’e ve onlara bağlı sendikalara üye olan kamu çalışanlarına karşı bir dava açıldı mı? Hayır. Halbuki Anayasa’nın 54. maddesi genel grevi yasaklıyor. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda da grevi açıkça yasaklayan hükümler var. Diğer bir deyişle, memurların grev hakkı en geniş biçimiyle zaten var; hem hukuken var, hem fiilen var.
Ayrıca, 1984 yılında ilk grevler Dokgemi-İş Sendikası tarafından Desan ve Yıldırım tersanelerinde yapılmıştı. İki grev de başarısız kalmıştı.
1995 kamu kesimi grevlerini de en yoğun bir biçimde yaşayan kişilerden biriyim.
Türkiye tarihinin en büyük grevleri 1995 yılında yapıldı. 8 Eylül’de Tarım-İş Sendikası greve çıkmıştı. Diğer işyerlerinin grevleri 20 Eylül’den itibaren başladı. 13 Ekim’de Haber-İş Sendikası grev kırıcılığı yaptı. Orman-İş Sendikası, bütün baskılara rağmen, grev kırıcılığı yapmadı. 15 Ekim’de Tansu Çiller’in azınlık hükümetinin güvenoyu almasını önleyen Kızılay mitingi gerçekleştirildi. 25 veya 26 Ekim günü yapılan gizli bir toplantıda grevler sona erdirildi; ardından da sanki Başbakan Tansu Çiller’le görüşülüp bitirilmiş gibi kamuoyuna açıkladı. O toplantıda bulunan üç kişiden biri de bendim. Resmi grev belalı bir iştir. Sendika üyesinin tümünü greve çıkarmak ayrı bir derttir; grevi yenilgisiz bitirmek ayrı bir dert. 1995 grevlerinde bazı sendikalar grevlerinin Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmesini sağlamak için elinden gelen çabayı gösteriyordu. 1995 kamu kesimi grevleri 10 gün daha sürseydi dağılma noktasındaydı. Halbuki şimdi uygulanan grev hakkı ne güzeldir. Bugün grev yaparsın, yarın işe gidersin, üç gün sonra bir başka direniş örgütlersin.
Memur ve sözleşmeli personelin sorunlarını, zaten var olan toplu sözleşme ve grev haklarının bir de yasalarla ifade edilmesi çözmez.
Sorunun çözüm yeri, karşılıklı güç alanıdır. Emir demiri keser. Zor oyunu bozar. Güçlüyseniz hak alırsınız. Güçlü değilseniz, üyenizi mitinge götüremiyorsanız, üyenizi eyleme katamıyorsanız, hükümete karşı gövde gösterisi yapamıyorsanız, referandumda ya “EVET” için uğraşıyorsanız ya da “HAYIR” deme cesareti gösteremeyip Kürt milliyetçilerinin politikasını uyguluyorsanız, kimse size hak filan vermez.
Yıldırım KOÇ |
|
PERŞEMBENİN GELİŞİ ÇARŞAMBADAN BELLİDİR!!! |
15 Ağustos 2010’da başlayacak toplu görüşme sürecine ilişkin düşüncelerimizi kamuoyu, kamu emekçileri ve halkımızla paylaşmak istiyoruz.
2001 yılından bugüne kadar hükümet ile yetkili konfederasyonlar arasında her yıl olmak üzere Sekiz Toplu Görüşme yapılmıştır. Dokuzuncu görüşme ise 15 Ağustos 2010 tarihinde başlayacaktır. Bugüne kadar yapılan görüşmelerin hiçbirisinden Kamu Emekçilerini mutlu edebilecek bir sonuç çıkmamıştır. “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir.” atasözümüzden anlaşılacağı üzere; bu yıl yapılacak görüşmelerin sonucunda da bu tablonun değişmeyeceği yönünde ciddi kaygılarımız var. Ne yazık ki bu sekiz yıllık süreçte oyun aynı, sonuç aynı, oyuncular aynı sadece zaman zaman roller değişmiştir.
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu olarak, bu yıl yapılacak görüşmelere katılacak Konfederasyonları kamu emekçilerine yakışır bir tavır almaya ve duruş sergilemeye davet ediyoruz. Kamu Emekçileri lehine bir kazanım elde etmeden masadan kalkmayın diyoruz. Eğer hükümet çözüme yanaşmazsa o masayı birlikte terk ederek bunun hesabını sorma kararlılığınızı ortaya koyunuz.
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu olarak Kamu Emekçileri lehine ortaya koyacağınız her türlü eyleme bütün gücümüzle destek olacağız ve üzerimize düşeni yapacağız. Siz yeter ki kamu emekçilerine yakışan tavrı sergileyiniz ve dik durunuz. Bunu yapacak iradeye ve kararlılığa sahip değilseniz de bu oyunun daha fazla parçası ve figüranı olmayınız.
Saygılarımızla
Hasan KÜTÜK
Genel Başkan
KAMU EMEKÇİLERİ ADINA TALEPLERİMİZ:
1- En düşük kamu emekçisinin maaşı, Temmuz 2010 açlık ve yoksulluk sınırı rakamları toplamının yarısı olan 1732 TL’nin üzerinde olmalıdır.
2- Bütün kamu emekçilerine insan onuruna yakışan bir maaş ve ücretlendirme sistemi uygulanmalıdır bu çerçevede tüm kamu emekçilerine 325 TL maaş artışı yapılmalıdır.
3-Gelir vergisi dilimleri yükseltilmeli, vergi oranları düşürülmelidir.
4-Performans uygulamasına son verilerek bütün kamu emekçilerine; biri tatilde olmak üzere yılda iki maaş tutarında ikramiye verilmeli.
5-Kamu emekçilerine yönetime katılma ve demokratik temsiliyet hakkı verilmelidir.
6- Kamu emekçilerine siyaset yapma ve siyasi partilerde çalışma hakkı tanıyan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
7-Key ödemelerini alamayan kamu emekçilerine alacakları yasal faizi ile birlikte en kısa sürede ödenmelidir.
8- Kamu emekçilerinin şehir dışında yüksek öğrenim gören çocuklarına eğitim yardımı yapılmalı ve yurtlardan öncelikli yararlandırılmalıdır.
9- Görevleri nedeni ile terör olaylarından zarar gören ve hayatını kaybeden kamu emekçileri şehit veya gazi olmuş gibi değerlendirilmelidir.
10-Asli ve sürekli kamu hizmeti niteliğinde olan hizmetlerin memurlar tarafından yapılması anayasal bir haktır. Bu nedenle sözleşmeli, geçici personel ve usta öğretici uygulamasına son verilerek bütün kamu emekçilerine kadro verilmelidir.
12- Bütün kamu emekçilerinin çocuklarının ihtiyacını karşılayacak düzeyde ücretsiz kreş açılmalıdır.
13-Kadın çalışanların 20, erkek çalışanların 25 hizmet yılını doldurduğunda yazılı talepleri halinde yaşına bakılmaksızın emekli olması sağlanmalıdır. Emekli ikramiyesi ve emekli aylığı insanca yaşayabileceği bir düzeye getirilmelidir.
14-Grevli Toplu Sözleşmeyi ve iş güvenliğini temel alan çağdaş bir düzenleme yapılmalıdır.
“GREV HAKKI İÇERMEYEN HİÇBİR YASAL DÜZENLEMEYİ KABUL ETMİYORUZ!”
GREVSİZ TOPLU SÖZLEŞME ALDATMACASINA HAYIR!!!
Merkez Yönetim Kurulu |
|
KESK’e Kürt milliyetçileri mi hâkim oldu? |
KESK, Türkiye işçi sınıfı tarihine önemli katkılarda bulunmuş; ancak önemli hatalar da yapmış bir örgüttür. Bu hataların kaynağı, sınıf çizgisini terk ederek Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takılmasıdır. Bunun en açık kanıtı, referandum konusunda KESK Genel Başkanı Sami Evren’in yaptığı açıklamalar ve ÖDP’den ayrılan ekibin 3-4 Temmuz günü yaptıkları kurultayda kabul ettikleri bildiridir.
12 Eylül’de AKP’nin 8 yıllık icraatı oylanacaktır. AKP icraatı demek, emperyalizmin talimatları demektir. Türkiye, son sekiz yıllık dönemde de, ABD ve Avrupa Birliği emperyalizminin talimatları doğrultusunda yönetilmiştir. Referandum, emperyalizmin Türkiye üzerinde hâkimiyet kurma çabalarının da oylanması olacaktır.
Kürt milliyetçileri, günümüzde, emperyalizmin talimatlarını uygulayan ikinci ana kesimdir. Günümüzde Kürt milliyetçilerinden ABD emperyalizmine veya Avrupa Birliği emperyalizmine karşı tavır beklenemez. Onların emperyalizm karşıtlığı, ancak emperyalizm onlara yüz çevirdiği, onları kullanmaktan vazgeçtiği zamanla sınırlıdır. Emperyalizmin politikaları değişip yeniden onları kullanmaya başladığında, onlar da hemen emperyalizmden medet uman, emperyalizme bel bağlayan tavırlarını takınırlar.
Sosyalist/komünist kadroların önderliğinde ve büyük özverisiyle kurulan ve geliştirilen KESK de, ne yazık ki, bugün bu çizgide ilerlemektedir.
KESK Genel Başkanı Sami Evren 23 Temmuz 2010 günü referandum konusunda yaptığı açıklamada açıkça “boykot” çağrısı yapmasa da, BDP’nin tavrını benimsedi. Sami Evren şunları söyledi: “Toplumsal sorunları çözmekten uzak AKP zihniyetini teşhir eden ve bunun üzerinden gerçek demokrasiyi savunan argümanlarımızı güçlendireceğiz. Aynı zamanda Ergenekoncu, darbeci, statükocu güçlerin egemenliğini artıracak siyasal zeminlere düşmeden, bu kesimlere tereddütsüz tutum almak dün olduğu gibi bugün de görevimizdir... Ne AKP iktidarı bu ülkenin demokratikleşmesinin önünü açabilir, ne de 80 yıldır statükoyu koruyan güçler. Bu nedenle örgütümüz üçüncü bir cephenin oluşmasını, gerçek demokrasi mücadelesinin ortaya çıkarılmasını kendine ana eksen olarak almıştır.”
Sami Evren, bu açıklamasında, “Hayır” cephesini Ergenekoncu, darbeci ve statükocu güçler” olarak nitelendirmektedir.
Sami Evren’in “demokrasi”den anladığı ise, herhalde Diyarbakır Belediye Başkanı’nın da açıkça ifade ettiği demokratik özerkliktir. Halbuki demokrasi mücadelesi, emperyalizmin köleliğine, aşiret reislerinin, tarikat/cemaat şeyhlerinin ve toprak ağalarının kulluğuna ve sermayenin köleliğine karşı mücadeledir.
KESK’in Kürt milliyetçilerine teslim edilme çabasının bir örneği daha açık bir biçimde Temmuz ayı başlarında ortaya çıktı.
KESK Genel Başkanı Sami Evren ve Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, ÖDP’den Ufuk Uras ekibiyle birlikte ayrıldılar. Bu ekip 1995 yılından beri Devrimci Sendikal Dayanışma Grubu içinde yer alıyordu. Ancak ÖDP’deki ayrışmadan sonra ayrılanlar “Eşitlikçi-Özgürlükçü Devrimci Sendikal Dayanışma” adını kabullenmişlerdi. Bu ekip, 3-4 Temmuz 2010 günü Kamu Emekçileri Kurultayı’nı düzenledi. Bu kurultayda kabul edilen sonuç bildirgesine göre, “Eşitlikçi-Özgürlükçü Devrimci Sendikal Dayanışma” adı terk edildi. Yapılanmanın adı, “DEMOKRATİK EMEK MECLİSİ” oldu.
Bu isim değişikliği bu kadar önemli mi?
Önemli.
2005 yılından beri Kürt milliyetçilerinin alternatif sendikal örgütlenmesinin adı Demokratik Emek Konfederasyonu’dur. Kürt milliyetçilerinin KESK içindeki temsilcilerinden Tayfun İşçi de, 2006 yılı Aralık ayında yayımlanan yazısında KESK’in tasfiye edilerek, onun yerine Demokratik Emek Sendika Komünleri Koordinasyonu’nun (DESK-KOR) kurulmasını önermişti.
KESK Genel Başkanı Sami Evren, referandum konusunda emperyalizmin, AKP’nin ve Kürt milliyetçilerinin politikasını KESK politikası haline getirerek, KESK’e büyük zarar vermektedir. Gündemde olan, KESK’i tasfiye ederek, DESK-KOR türü bir örgütlenmeye dönüştürmektir. KESK’e bağlı sendikaların tabanının bunun farkında olması gerekir. Farkındalığın ilk kanıtı ise, referandumda “Hayır” demek olacaktır. Referandumda çıkacak “hayır”, KESK’i Kürt milliyetçilerinin hâkimiyeti altına sokmaya çalışanlara da en iyi yanıttır.
Yıldırım KOÇ
|
|
Kamu çalışanları sendikalarının üye sayıları |
|
Kamu çalışanları sendikalarının üye sayıları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 7 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğiyle açıklandı.
Türkiye’de işçi sendikalarının üye sayılarına ilişkin istatistiklere güvenilmez; ancak, kamu çalışanları sendikalarının üye sayılarına ilişkin istatistikler, küçük sapmalar dışında, güvenilirdir. Bu rakamlar, işyerlerinde sendika temsilcilerinin işyeri yöneticileriyle birlikte yaptıkları toplantıda vardıkları anlaşma temelinde belirlenmektedir.
ÜYE SAYILARI GERİLEDİ
Kamu çalışanları sendikalarının üye sayıları ilk kez 7 Temmuz 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Bu tarihte Türkiye Kamu-Sen’in 329.065 üyesi, KESK’in 262.348 üyesi ve Memur-Sen’in de 41.871 üyesi vardı.
KESK, 8 Şubat 1995 tarihinde kurulduğunda, 500.000 üyesi bulunduğunu açıklamıştı. Uyguladığı politikalar nedeniyle 1995 yılından 2002 yılına kadar geçen sürede, üye sayısı 500 binden 262 bine indi. KESK 2002 yılında eğitim ve yerel yönetimler hizmet kollarında en büyük sendikaydı. Eğitim-Sen’in üye sayısı 149 bindi. Eğitim-Sen’in üye sayısı 2002 yılında 149 binden 2010 yılında 110 bine geriledi.
2002 yılında Türkiye Kamu-Sen 11 hizmet kolunun 9’unda çoğunluğa sahipti.
2002 yılından 2010 yılına kadar sendikalı memur ve sözleşmeli personel sayısı 651 binden 1 milyon 23 bine yükseldi. Yaklaşık 375 binlik artışın 350 binlik bölümü Memur-Sen’e gitti. Memur-Sen’e bağlı sendikalar, 2002 yılında 42 bin olan toplam üye sayısını 2010 yılında 392 bine yükseltti.
EN ÇOK ÜYEYE SAHİP MEMUR SENDİKASI: MEMUR-SEN
2010 yılı istatistiklerine göre, en fazla memuru ve sözleşmeli personeli, 392 bin üyeyle, Memur-Sen temsil etmektedir. Türkiye Kamu-Sen’in temsil ettiği kamu çalışanı sayısı 369.600’dür. KESK ise 219.195 kişiyi temsil etmektedir.
2010 yılında KESK yalnızca, toplam 17 bin kamu görevlisinin çalıştığı “kültür ve sanat hizmetleri” hizmet kolunda çoğunluğa sahiptir. Memur-Sen 2010 yılında 5 hizmet kolunda çoğunluğu elde etti. Türkiye Kamu-Sen’in çoğunluğa sahip olduğu hizmet kolu sayısı da 5’e indi.
AKP iktidarı döneminde memurların ve sözleşmeli personelin örgütlenmesinde sağlanan gelişme, Memur-Sen’in üye sayısındaki artışla gerçekleşti.
Peki, Memur-Sen hangi sendikal çalışmayı yaptı, ne tür bir mücadele verdi de, üye sayısını 2002 yılından 2010 yılına kadar 42 binden 392 bine yükseltti; böylece sendika üyesi memur sayısının 651 binden 1 milyon 23 bine yükseltilmesini sağladı.
Bu dönemde memurların ve sözleşmeli personelin gerçek gelirlerinde önemli bir düşme de olmadı, yükselme de.
YÖNLENDİRMELİ ÜYELİK
Memur-Sen, işvereni konumundaki hükümetle hiçbir önemli alanda ciddi bir anlaşmazlık içine düşmedi. Tam tersine, en önemli konularda hükümetin politikalarını destekledi.
Memur-Sen’e bağlı sendikaların üye sayısındaki artış, gerçek bir sendikal örgütlülüğü değil, işveren yönlendirmesi ve hatta baskısıyla gerçekleştirilen üyelikleri yansıtmaktadır.
Kamu çalışanları sendikacılık hareketi bugün ciddi bir zayıflık içindedir. Bir dönem etkili kitlesel eylemleriyle Türkiye’nin gündemini belirleyen kamu çalışanları sendikacılık hareketi, bugün işçi sendikaları gibi etkisizleşmiştir.
25 Kasım 2009, 4 Şubat 2010 ve 26 Mayıs 2010 genel grev girişimleri etkili olmaktan uzaktır. Yunanistan’da ekonomik kriz sürecinde birbiri ardı sıra gerçekleştirilen başarılı eylemler, umarım ülkemizde işçi ve kamu görevlisi sendikaların yöneticilerini biraz düşündürüyordur.
2010 istatistiklerine göre, Birleşik Kamu-İş 21.731 kişiyi, BASK 3628 kişiyi, HAKSEN 3060 kişiyi ve yeni kurulan DESK de 2881 kişiyi temsil etmektedir.
Herhangi bir konfederasyona üye bulunmayan kamu çalışanı sendikalarının toplam üye sayısı ise 11.088’dir.
Türkiye’de kamu çalışanı sendikaları 1990 yılından itibaren kuruldu. Artık aradan geçen 20 yıllık sürenin ve ulaşılan noktanın bir muhasebesinin yapılmasında yarar bulunmaktadır.
Yıldırım KOÇ |
|
|